ÇAYKA...

Foto Galeri / Hayvanlar / Kuşlar

3.2
GD Star Rating
loading...

Oylama yapabilmek için giriş yapmalısınız...

Çayka'nın vasiyeti :

 

Romayı'yı yakar,Çin Seddi'ni yıkar baştan yaparsın,

Ayniştayn,Beytoven yeniden gelir,

Yunan,Mısır Medeniyetleri de,

Bir yudum hava,bir damla su getiremezsin,

Elde kalan bu gezegen camimiz,kilisemiz,evimiz.,

Giderse gelmez,Sen de gidersin!..

 

ÇAYKA ile TANIŞMAMIZ...

Üç kafadar Gebze yoluna düştük.E.Nurhan Tekin,Oğuz Garipağaoğlu ve Ben.Hedef Ballıkayalar,hedef tür Derekuşu.İki bin on ikinin son perşembesi.Gebze'de bir yerlerde durduk.Maksadımız yoldan geçen birine : ''Tavşanlı ne taraf Hemşerim''demek.Kaptanımız Oğuz camı açtı.Açmaz olaydı.Bir yemek kokusu mis.Öyle böyle değil imama oruç bozdurur,öylesi.Hoş kıtlıktan çıktığımızı sananlar oldu ama,yemekten sonraki çaylar da çok güzeldi.

Çay dedim de,o sırada Oğuz,eski püskü bir kaç kitap tutuşturdu elime.Eski kuşçularla ilgiliymiş.Bir kitap kurdu için ne demek olduğunu bildiğimden hepsini almaya gönlüm razı gelmedi.Kapağıyla birlikte 18 yapraktan ibaret,8 yapraklı da bir eki olan minik bir kitapçığı kıyıp da alabildim.Diğerleri çok daha değerli diye.

 

O gün Derekuşunu bulamadık.Ama,akşam eve döndüğümde ''Çayka'' yı buldum.

 

Kitabın adı . Göçmen Kuşlar.Kapak ve arka kapak fotoğrafı,olağanüstü zarif turna figürlerinden oluşan bir tablodan alınmış.

İlk sayfadaki notlar :

Hazırlayan : Belkıs Acar

Fotoğraflar : Udo Hirsch

Tablolar : Salih Acar

Her hakkı Redhouse Yayınevi’ne aittir.

 

Basım tarihi yok,ama içindeki bilgiler 1971 i gösteriyor.

İlave broşürün adı : ''Türkiye’de rastlanan Kuşlar Listesi ve Gözleme Kılavuzu''.Ön kapakta kelaynak,arka kapakta pelikan figürü var.

 

İkinci sayfadaki not :

Kelaynak’ı yok olmaktan kurtarmamız için tüm çabamızı harcamak zorundayız,çünkü onun ortadan kalkması bu ulusal servetimizin ilelebet elimizden gitmesi demektir.

 

İlk sekiz sayfada ülke kuş adlarını sıralamış.Cuk oturmuş isimler,pek bir hoşuma gitti.Diğer sayfalar karelenmiş,kuş adı/gördüğünüz yer/tarih/adet/ilave bilgi/diye sütunlara ayrılmış,kuş gözlemcisinin kullanımına hazır hale getirilmiş,gözlem giriş not defteri.

 

O minicik kitabı okurken,Sevgili Oğuz’dan ne büyük bir hazine aldığımı anladım.Çünkü kitapta anlatılan,hayatını kuşlara adamış bir kuş ressamı ve O’nun kuşlar için neler yaptığı.

 

Bu derlemede dilim döndüğünce bu çileli insanı anlatmaya çalışacağım.

İşte Çayka'nın Hikayesi:

 

ÇAYKA'ın ÇİLELİ ÇOCUKLUĞU...

Filibe'de,Meriç kıyısında doğdu.(1927)

Çocukluğu,varlıklı babası sıfırı tüketince,evden çok viraneye benzeyen bir kulübede geçti.

 

Oyuncak top nedir bilmez.Gözünü açtığında Meriç'in sularını gördü.Suyuna,sazına,sesine böceğine vuruldu,mutluluğu uçan kuşlarda buldu.

 

Çimenlere uzanıp saatlerce kuşları izleyen bu küçük çocuk,göçleri gecikince üzülür,fırtınalı ayaz gecelerde nereye sığınacaklarını düşünür,hüngür hüngür ağlardı.Hasta sakat kuşları evde besler,çaykaları çok severdi.

Bu yüzden Babası O'na hep ''ÇAYKA'' diye seslendi.Asıl adı unutuldu artık adı ''Çayka'' oldu.

 

Mutlu günler çabuk geçti.Baharı bile görmeden o meşum gün geldi çattı.Her zaman üzerinden uçup geçtiği duvar bir gün kalleşlik yaptı,sol bacağı kırıldı.Henüz yedi yaşındaydı ki,coşkulu çağı kapandı,ömür boyu çekeceği çileler devri başladı.

 

Aile ve komşularının soğanlı sarımsaklı ''Tedavi !'' leri yüzünden bacağı kangren oldu,çürümeye başladı.Hastaneye gittiğinde artık çok geçti.

 

Tam üç yılını Varna'da bir hastane odasında geçirdi.Ama ne üç yıl !

Cendere gibi,İki omuzu iki kalasa bağlı,bacaklarında kum torbası asılı ve başı aşağıda yatarak.Ve her doğan güneşe,o gün bacağı kesilecek mi korkusuyla bakarak.

 

Herkes unuttu,kimsecikler ziyaretine gelmedi bu üç yıl.Saçının üç telini kibrit kutusuna koyup,kukusunu göğsünde taşıdığı annesi bile...

 

Ya,zengin oda komşusunu Kral,Çayka'yı ezilecek sinek zanneden hastane personeline ne demeli.

Ya da,Allah vergisi inci gibi yazısını görmezden gelen,yakışıklı komşusunun kargacık burgacık çirkin yazılarına övgüler yağdıran hemşirelere...

 

Sırf bu yüzden okuma yazmaya küser ve iki akademi bitirmesine rağmen,hayatı boyunca okuma yazmayı bir türlü beceremez.

 

Kimsesizlik,horlanmak,kangrenden büyük yaralar açar minicik yüreğinde.Yegane dostları,pencereden izlediği deniz,tekneler ve özellikle kuşlardır.

 

Üç yıl,her günü,bin yıllık bir kabus gibi geçen tam üç yıl.Herkese inat hayatta kalır.Henüz on yaşındadır ve topal bir bacakla hastaneden ayrılır.

Umutlarını,insanlara olan güvenini hastane koridorlarında bırakarak...

 

ÇAYKA'nın YAŞAM SAVAŞI...

Eve döndüğünde başını okşayıp karşılayan olmadı.Yine sefalet yine acılar dikildi karşısına.Daha aylarca alçıyla yattı kalktı.Yatmaktan oluşan yaralar kollarını çürüttü.Demirden bir bacak ve koltuk değnekleriyle okula gitti.Okulu hiç sevmedi,hep nefret etti.Müzük ve resimden başka kitap yüzü açmayınca liseyi de bitiremedi.

 

İkinci dünya savaşı başladığında ne ekmek kalır ne aş.Karneyle dağıtılan mısır koçanından yapılmaış ekmekler karın doyurmaz.Fakir zengin farkı kalmayacağına inanır,safça Komünüst Parti'ye katılır ve ekmeği olmasa da artık bir tabancası vardır.

Trenler bombalanır,yağmur yerine çatılara araba parçaları düşer,parçalanmış insan bedenleri havalarda uçuşur.Öyle kahırlı günler.

 

Savaştan sonra,partide giderek uzayan kara listeleri,politikanın acımasız yüzünü görür,sık sık doğaya kaçar.1945 de,resim okumak üzere Sofya yoluna düşer.Güzel Sanatlar Akademisi'ne girmek öyle kolay değildir.Bir ay boyunca binlerce öğrenciyle yarışmak zorundadır.

 

Lokanta artıkları ve kendi icadı sahte ekmek karnesiyle karnını doyurmaya çalışır.

Hastane köşelerinde,randevu evlerinde barınabilmek için,hemşirelerin,mamaların,sermayelerin resmini yapar.Bunu başaramadığı soğuk geceler boyu en seçkin mekanlar,kuytu köşeler,tren istasyonları,ya da okul bahçesindeki antik küpün içidir.Ama,Akademide büyük sanatçılarla tanışmaktan mutludur.

 

Ve nihayet Fresk bölümüne kaydolmayı başarır.

Yaz tatillerinde topal ayağıyla hamallık,konserve fabrikalarında,tütün depolarında,yol inşaatlarında,bataklık kurutma işlerinde amelelik yapar.

 

Bir gün bir patron ressam olduğunu öğrenir,üç metre boyunda Stalin portresi yapmasını ister.Ardından peş peşe,Lenin,Tito,Dimitrov,Mao,Marks,Engels ve parti önderlerinin siparişleri gelir.

 

Hayat yine de çok zordur Bulgaristanda.Ailesi,O'nun sırtından Türkiye'ye göç etmek istediğinde,kelimenin tam anlamıyla Kapıkule'ye düşer.

 

Zoraki verilen ve ''Salih Kázım Ademof'' olan,hiç sevmediği adını değiştirecek,Atatürk'ün ve atalarının topraklarında özgürce yaşayacak,kabuslar bitecek,artık insan sınıfına katılacaktır.

Türkiye'ye henüz bir adım bile atmadan tutunduğu dal kurur,son umdu da Meriç'in sularına gömülür.Kapıkule'de,hoş geldin,yerine hayatının en büyük kabusuyla tanışır.Kominist partiyle ilişkisi yüzünden aylarca sorgulanır.

 

Uykusuzluk,yorgunluk,endişe,hele de açlık,yine o

açlık.Bir dilim ekmeğe,muhtaç.Yine mi!,der,yine mi!..

 

Bulgaristan'na dönmez.Bu,darağacına ayağıyla gitmek olur.Türkiye'ye girmeye de geçmişi engel olur. Hastalığa gücü yeter,insana gücü yeter,yirmi dört yıl olduğu gibi acından da ölmeyebilir.Ama bu kez karşısına iki devlet dikilir.Ee !..Yeter!..diye bağırır bir gün.Yeteerr!..artık yeter be...

Yaşamdan umudunu kesere ve hayatından vazgeçer.Canını Meriç'in sularına bırakmaya hazırdır. Bulutlarda yankılanan acı çığlığı Meriç boylarında,sularda çınlar...

 

KUŞLARIN RESSAMI ve BABASI ÇAYKA...

Ürken yeşilbaşlar can havliyle kaçışınca ''can'' için çırpınan bu kanatlar O'nun umudu olur ve ''Ne diye insanlarla uğraşıyorum ki'' diye geçer içinden ve Kendi canını o an oracıkta bağışlar.Doğa ve kuşlarla iç içe yaşamaya karar verdiği an,o andır.

 

Kapıkule işkencesi bitince İstanbul'a yerleşir,Salih Acar adını alır.Vakit kaybetmeden hayalindeki okul ''İstanbul Güzel Sanatlar akademisi''ne başvurur.

Hak ettiği halde komünist yaftası peşini yine bırakmaz ve bir hukuk savaşı sonucu girdiği resim bölümünü 1955 yılında bitirir.İki yıl süreyle de Zühtü Müridoğlu Atölyesi'nde,resim-heykel çalışmalarına katılır.Cemal Tollu Atölyesi'nde çalıştığı da söylenir.

 

Hedeflediği eğitimi bitiren Salih Acar kendi atölyesinde çalışmalara başlar.Önceleri dekoratif nitelikli resimlere ve gravüre ağırlık verir.Büyük panolar,fresk tekniğinde duvar resimleri yapar..İzmir Efes ve Tarabya gibi büyük otel duvarlarına freskler,otel,sinema ve tiyatro salon ve sahneleri için süsleme ve dekor resimleri yapar.Bir çok büyük kentimizi O’nun duvar resimleri ve heykelleri süsledi.

 

Arayış içindedir.Hep deniz kuşlarını,özellikle,Bulgarca'daki adını aldığı '' Çavka'' yı,yani ''Deniz kırlangıçlarını'' arar gözleri.

 

''İnsan dediğin nedir ki,nesini çizeyim onun ?'' diye sorar.

 

Anlar ki,yüreğini coşturan,gözlerini parlatan,O'nu alıp götüren sadece kuşlardır.Yönünü kuşlara döner.

 

''Yüzü kızaran tek hayvan,utanmaya ihtiyacı olan insanlardır'' der insanları tanıdıkça kuşları daha da çok severdi.

 

1966 da,bu kez ayrılmamak üzere doğayla yeniden kucaklaşan Salih Acar,çocukluğundan beri hiç unutmadığı,unutamadığı kuşları,hem hayatının,hem sanatının merkezine özenle yerleştirir.Ve böylece O,kendisi için hayal ettiği yeni bir dünya kurarken,savunmasız,biçare kuşlar da,ülke çapında,güçlü bir koruyucu meleğe kavuşurlar.

 

Yaban hayattaki kuşlar azaldıkça,onun kuş fotoğrafları azalmak bilmeksizin üreyip durur.Artık ''Kuş Ressamı'' diye tanınır.O artık kuşların babasıdır.

 

Bu tutkusunu tuvallere aktarmaya başlaması 1966’dan sonra yoğunlaşır.

 

Ünlü kuş ressamı john james Audubon'un (A.B.D,1780-1851) kuşlara yönelik dikkat ve titizliğini,daha fanteziye kaçan ve grafikten çok boyaya bağlı bir tarzda uygulayan Salih Acar,

Özellikle su kuşlarına ilgi duymuş ve mavilerin, grilerin, siyah ve beyazların egemen ol­duğu tuvallerinde kelaynakları, kuğuları, balıkçılla­rı, turnaları ve leylekleri çok hareketli ve şiirsel bir anlatım ve derin bir duygusallıkla resmeder, kimi zaman soyuta varacak bir stilizasyonla işler.

 

Tablolarındaki kuşlar zarafetle uçar,ama ürkek bir zarafettir bu.Kırılgan,hüzünlü,ama şiirsel bir akıcılıkta…Binlerce kuş,kıvrak bedenleri,estetik,yer yer nakışsı hareketleri,kanatlarını ritmik vuruşlarıyla birer şiire dönüşür.Düşler dünyasına götürür izleyeni.

 

Asıl çarpıcı olansa renklerdir.Kuşların doğadaki zarafetini ve estetik değerlerini,tuvale aktarırken seçtiği renkler.Aslında bu renkler,sanatçının doğaya olan tutkusunu anlatır.

İlk kişisel sergisini 1955 yılında açar ve kendisiyle röportajlar yapılır ve gazete sayfalarında yer alır.

Kaç sergi açtınız diye soran bir gazeteciye,tam bilmiyorum ama,150 den fazladır dediği,İsviçre,İstanbul,Ankara da pek çok sergi açtı.Bunların dışında ; İzmir,Eskişehir,Antalya,Mersin gibi Anadolu kentlerinde de sergiler açar.

 

Sergi açtığı salonlar izleyicilerle,kuşlarla dolup taşar.Ülkenin her köşesine resimleriyle ulaşır.Evlere en çok giren ressamdır O.Kısa sürede tanımayan kalmamış,adeta efsane olmuştur.

 

Sanatçının sergileri genellikle :

"Göçmen Kuşlar" (1971),

"Kelaynaklar" (1975),

"Yaban Hayvanları" (1977)

"Yırtıcı Kuşlar Dün­yası" (1980) gibi adlar taşırdı.

 

GAZETECİ GÖZÜYLE ÇAYKA...

Çayka dönülmez göç yoluna çıktığında''KUŞLARIN BABASI UÇTU GİTTİ'' diyen Hürriyet Gazetesi Yazarı Emel Armutçu ;

1 – ‘’Soyları tükenmekte olan kuşların korunması ve yaşatılması için yoğun bir çalışma başlattı.’’

2 – ‘’ ’Doğayı korumak ve doğa sevgisini geliştirmek için,eşi ve birkaç yakın arkadaşıyla birlikte “DOĞAL HAYATI KORUMA DERNEĞİ’’ ni kurdu.Tüm yaşamını kuşları resmetmeye ve Doğal Hayatı Koruma Derneği çalışmalarına adadı.’’

3 – ‘’ Yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan ''KELAYNAK'' kuşlarının basında sık sık yer almasını sağladı.İnanılmaz bir kamuoyu oluşturdu.Kelaynakları Türkiye’ye ve Dünya’ya o tanıttı.Öyle ki kelaynaklar ülke ve dünya gündeminden uzun süre hiç düşmedi.Sanatçının duyarlı kişiliği,etkili bayraktarlığı olmasa,bu gün keleynaklar da olmazdı.’’

 

Kendisiyle defalarca röportaj yapan ve sanatçıya ’’kKUŞLARIN RESSAMI’' diyeN Milliyet Gazetesi yazarı ;

Bir insanın hayata bakışı yüz ifadesinde yansır. Neşeli biriyse ışıl ışıl, sevinçli gözlerle bakar dünyaya. Kaygılı biriyse hüzünlü,öfkeli biriyse kızgın,çok acı çekmişse, şığını kaybetmiş gözlerle bakar …

Ressamların dünyasında da durum böyledir.

Neşeli bir ressam coşkulu renklerle resim yapar. Kaygılı bir ressam daha karanlık renklerle ifade eder sanatını. Kısacası kişiliğini yansıtan çizgi ve renkler öne çıkar eserlerinde.

 

Resimlerini herhangi bir yerde gördüğünüz ressamı,çok popüler değilse,fiziken tanımak,görmek pek mümkün olmaz.Ama sanatçının yapıtlarına bakınca,O'nun hakkında kafanızda bir imaj oluşur.Örneğin,Neşet Günal, Şükriye Dikmen,Aliye Berger,Nedim Günsur,Avni Arbaş benim kafamda oluşan imajlarıyla örtüşen sanatçılardı.

Ancak Salih Acar tüm önyargılarımı yıkarak tersi bir durum yarattı..

80’li yılların ortalarıydı.Hangi yıl olduğunu tam anımsamıyorum ama,ocak ayı olduğunu biliyorum.Bir firma tarafından hazırlanmış yılbaşı takvimi hediye olarak gelmişti. Açtığımda zarif,duyarlı,neredeyse sitilize çizimlerinden,kuş resimlerinden oluşturulmuş bir takvimdi.Her sayfasını heyecanla izlediğim takvim,soyut kuş figürlerinden oluşuyordu ve hepsi birbirinden çarpıcı resimlerdi.Resimleri yapan ressamın adı ise Salih Acar’dı.

Adını ilk kez duyuyordum,ama artık ilgi alanıma girmişti.Elimdeki sanat kitaplarını karıştırdığımda herhangi bir kayda rastlamadım.O zamanlar internet henüz daha hayatımıza girmediğinden,sınırlı kaynaklardan iz sürmeye başladım ama bir sonuçta alamadım.Bu resimlerin devamını görmeliydim.

 

EŞİ BELKIS ve ÇAYKA...

Bu arada Belkıs Balpınar ile tanışır,1965 te evlenirler. Güvercin,Kerkenez,atmaca,doğan,kartal,baykuş,ördek,angut,çamurcun,yeşilbaş,tavuskuşu,saka gibi,sayısız öksüz kuşu evlat edindiler ve Bebek Yokuşu'ndaki evlerini bu aile bireylerinin rahatını düşünerek düzenlediler.

 

Belkıs,Türk Dokuma Tarihi Konusunda donanımlı,yurt içinde ve yurt dışında sergiler açan,dünyaca bilinen ünlü bir sanatçımızdır.

 

Bu beraberlikten,önünde durulamaz bir güç doğar.İngilizlerin ''Bizim Devlet olarak yapamadıklarımızı,Siz eke insan olarak başarıyorsunuz.'' dediği gibi,iki dev sanatçı el ele verir ve adeta iki kişilik bir ordu kurarlar.Bu muazzam gücü de ''Doğa'' ve ''Kuşlara'' adarlar.Hem de son damlasına kadar.

 

Belkıs Acar’ın gözüyle işte Eşi Salih Acar.

Çocukluğundan beri kuşlara karşı büyük tutkusu olan Eşim,Salih Acar,Türkiye’ye gelmeden önce,daha küçük bir çocukken,Meriç kıyılarında,kuşları izler,sıralar halinde göç eden turnalar ve ördeklerle beraber hayalinde ülke ülke gezermiş.

Kuşlara benzeyen özgürlük aşkıyla,resmi bir işe girmek yerine,serbest çalışmaya karar verir.Avcı arkadaşlarıyla gittiği göl ve sazlıklarda,gözle avcılık yapardı.

 

Kuşları araştıran,koruyan ornitologlara destek olmak için Türkiye’de ilk kez ‘’Markalama’’ çalışmalarını O başlattı.O’nun aşırı tutkusu bana da sirayet edince,Manyas Gölü’nde çalışmalara başladık.1969 mayıs sonlarında,daha önce resim çalışmaları için defalarca gittiğimiz Kabak Adası söğütlüğünde kuluçka merkezleri aradık.İki yıl boyunca aramaya devam ettik.

 

Bir ara,daha önce Manyas’ta hiç görmediğimiz İbis kargalarını (Plegadis falcinellus) görünce çok heyecanlandık.Gölün güney kıyılarında bir karabatak sürüsünü takip edince,büyük bir söğütlüğün,meyve vermiş ağaçlar gibi kuşla dolu olduğunu gördük.Bir anda gök yüzü bulut gibi,Küçük beyaz balıkçıl,kaşıkçı,gri balıkçıl,gece balıkçılı,alaca balıkçıl,erguvani balıkçıl,cüce karabatak,büyük karabatak,İbisler ile kaplandı.Hele simsiyah vücutlarına güneş vurdukça rengarenk pırıltılarla uçan ibis sürülerini görünce sevincimizi anlatamam.Hem yeni bir yerleşim yeri bulduk,hem de varlığı dahi bilinmeyen ibislerin kuluçka yerini keşfetmiş olduk.Gökyüzünde adeta bir panayır vardı.O an kendimizi Nil Vadi’sinde hissettik.

 

Rehberimiz alçak söğütlerden birine uzanıp,elimize bir yavru verdiğinde büyük bir heyecan içinde ilk ‘’Türkiye’’ markasını kaşıkçı kuşunun (spatül kuşu-Platelea leucorodia) ayağına taktık.

 

Bu keşfimizden sonra dünyanın her yerlerinden gelen araştırmacılar burada çalışmalar yaptılar.Takip eden yıllarda,birkaç köylü dışında kimsenin bilmediği Kabak Adası Söğütlüğü’nde 37 kaşıkçı,26 küçük karabatak,23 gece balıkçılı,12 gri balıkçıl,Köydeki saz damlarda yuvalanan 41 leylek yavrusu,334 sığırcık (sturnus vulgaris) ve 13 nar bülbülü (Erithacus rubecula) ve Büyük baştankara (Parus major) markaladık(*).

 

1969 yılı mayıs ayında Kabak Adası Söğütlüğü’nde markaladığımız kaşıkçı kuşunun,aynı yıl aralık ayında Mısır’ın Kom Ombo mevkiinde (Krallar Vadisi) bulunduğunu haber alınca,duyduğumuz sevinci anlatamam.Tüm yorgunluğumuz yerinin sonsuz bir mutluluğa bıraktı.

 

Yaşayan Efsane Belkıs Balpınar Acar’ın bir önerisi,bir de kehaneti var ;

 

İşte önerisi ;

Kuşlar,milyonlarca yıldır alıştığı yuvasını ve göç yolunu değiştiremez.İnsandan,tehlikeden uzak yeni yerler bulup yuvalanamaz.Bu yüzden,varlıklarıyla dünyamızı güzelleştiren,sesleriyle şenlendiren kuşları kurumak için elimizden geleni yapmak,medeni bir insan için vazgeçilmez bir vazifedir.

 

Ve kehaneti ;

Yakın bir gelecekte,gezegenleri keşfedip belki de,oralara göç edecek olan insan,Nuh Peygamber gibi kuşları da beraberinde götürüp,onların eşsiz uçuş kabiliyetlerini,gene de gıpta ile seyredeceğe benzer…

 

ÇAYKA'nın İLKLERİ:

Nesli tükenmekte olan kuşlar için kaygılanan,bunu gündeme getiren,etkili çalışmalar yapan,ülkemizdeki ilk insandır Salih Acar.

''Afrika'ya göç etmiyorlar,onlar artık kuş değil, tavuk olmuşlar'' dediği kelaynaklar için Dünya ve ülke kamuoyunu ayağa kaldıran,sorunu yıllarca canlı tutmayı başaran ve sonunda hedefine ulaşan ilk insandır Salih Acar.

Kuşlarla muhabbeti Meriç boylarında çocukluğunda başlar ve her geçen gün büyüyen bu ilgi,bu sevgiyi hiçbir şeyle değişmez.Evini,gönlünü sanatını,tüm varlığını,hatta hayatını varlığını hayatını kuşlara adar.Kuş markalamaya Aşiyan'daki evinde karar verir.Markaları,günlerce uğraşıp eliyle yapar.Bütün amacı,Türkiye'ye gelen kuşlara dokunmak,sonra da onları dünyanın dört bir yanına uçurmaktır.

Markalama kavramını ülkeye getiren,mayıs 1969 da Eşi Belkıs ile birlikte ilk Türk halkasını kaşıkçı kuşunun ayağına takan ilk yurttaştır Salih Acar.

 

Bu arada bir hayal gerçek olur.1969 yılında Manyas'ta markaladığı bir kaşıkçı,10 000 km kanat çırptıktan sonra,aynı yılın aralık ayında Mısır’ın Krallar Vadisi'nde bulunur.Bu bir mucizedir.

Ülkemizde halkaladığı kuşlardan geri bildirim alan ilk insandır Salih Acar.

 

Manşetlere konu olan bu olay,hem ülkemizde,hem de daha etkili bir biçimde dünyada yankı bulur.Böylece Sanatçı,dünya ölçeğindeki aktif olan ''Dünya Doğa savaşçıları'' gurubuyla tanışıp kaynaşma şansı bulur.Artık attığı her adımda onların gücü de arkasındadır.

 

Dünya Doğa Savaşçıları'nın ve yakın arkadaşlarının desteği ile hemen başladığı ''Doğal Hayatı Koruma Derneği'' çalışmalarını 1975 yılında tamamlar.

 

Yaban hayat canlılarının derdini dert edinen Sanatçı,hayatını bu derneğe vakfeder.Olağanüstü bir çabayla bu gün bile hayal edilemeyecek kadar etkin,7 000 (yedibin) kişilik bir ordusu kurar.Gönüllülerden oluşan bu orduyla doğa bilincini tabana yaymak için,son nefesine kadar var gücüyle çalışır.''Doğal Hayat''ın bir benzeri bulunmayan Önder'idir Salih Acar.

 

Ve tabii,ilk ve tek ''Türk Kuş Ressamı''dır Salih Acar...

 

Ve ÇAVKA'nın GÖÇ YOLCULUĞU...

Sevdiklerine sık sık şöyle derdi ''Vakit geldiğinde,bedenimi bir dağ başına atın,danimle beslenen kuşların kanatlarında diyar diyar gezeyim''

 

Ne olduysa 1982 yılında oldu.

O yıl 17 yıllık ortağı,kader arkadaşı,dostu,karısı,aşkı,can yoldaşı Belkıs,yabanıl bir kuş gibi yuvadan uçuverir...

O yıl Annesini kaybeder.

Sevilen kadın geri dönmese,anacığı geri gelmese,okşayıp sevdiği yavrusu Nil Vadisi'nde O'nu beklese de,acılara selam,savaşa devam der yine de...

 

Kenterler Tiyatrosu; Yıldız Kenter,Müşfik Kenter ''Ölümü Yaşamak'' adlı oyunun tüm gelirini O'na verdiler.

Arkadaşları,tiyatro fuayesinde açtıkları sergide satılan tabloların tüm parasını O'na verdiler.

 

Sergide satılmayan tabloları da verdiler.

Ama,o meşum yangından sonra yüzünde bir daha,bir katre tebessümün izini bile gören olmadı.

 

Gafil avlandı sinsi yangına.Bu dünyadaki yegane yuvası,son sığınağını da böyle kaybetti.

Resimlerine yaslanabilirdi belki.Kelaynaklar,kuğular,turnalar ve leylekler de yandılar.O rengarenk canlılar bir avuç kül oldular.

 

Bu kadarı fazlaydı.Kimi kimsesi kalmadı.Dünyadaki tek yakını Bulgaristan'daki Yaşlı Ablası.O da hiç uğramadı.

 

Kom Ombo denilen o uzak diyarlarda yalnız başına uyuyan halkalı minik yavrusu her göç mevsiminde sık sık rüyalarına girer,burnunda tüter olmuştu...

 

Ak kanatlı,dev bir Çayka,bu dönek,bu vefasız dünyadan,Krallar Vadisi'ne doğru kanat açtığında takvimler 14 eylül 2001 i gösteriyordu...

 

(*) Kitabın basım yılı 1971 e kadar yapılan markalama.

Kaynakça : Hürriyet-Milliyet-İnternet.

 

29 ekim 2014 İstanbul

Saygı ve sevgi ile.

Fikret Can

 

 

 

 

 

Türü tanımla

1 Yorum → “ÇAYKA…”

  1. Fikret KARACAN avatarı

    Fikret KARACAN
    Kas 26, 2014 (08:44)

    Güzel tür fotoğrafı makalesi ve güzel insan yüreği ile harika paylaşım ama insan arıyor gözleri ile yüreği ile özletme babam kendini bu kadar şu camiada örneğin çok az.saygı sevgi muhabbetlerimle.
    GD Star Rating
    loading...

Yorumlar

Yorum başlatmak için giriş yapınız...